Müellif: Ömer Nasuhi Bilmen
Dergi: Beyânülhak
Tarih: 15 Muharrem 1329
تأمل سطور الكائنات فإنها
من الملاء الأعلى اليك رسائل
İnsan gözlerini safahât-ı kâinata atf ettikçe fikrini nurlar içinde bırakacak nice menâzır-ı latîfiyyeyi müşâhedeye muvaffak olur.
Mâî, latîf semanın; o fezâ-yı şaşa-nisârın temâşâsından mütehassıl tulûât-ı fikriyye, sünûhât-ı kalbiyye ne kadar parlak, ne kadar âlîdir!..
Her gün başka bir tarâvetle tulû ederek letâfetiyle, teleʾlüâtiyle ufukları yaldızlayan zerrin Güneş ruhanî, ne kadar câmiʿ-i meâlîdir!..
Lakin bu harika-i meşiyyetin akşama karîb her tarafa sönük, sönük ziyâlarını neşrederek gurûba başlaması, ufukta hûnîn bir manzaradan başka bir eser bırakmayıp nâbedîd olması ise ne derece müessir ne derece hüzn-âverdir!..
Kevkebe-i nehârın gurûbunu müteâkip kalbi istilâ eden tesirâtı ancak başka bir melâhatle, başka bir nuraniyyetle tulûa başlayan rengîn, muhteşem mehtâbın; zerrin, lâmia-nisâr sitârelerin gösterdiği çehre-i tebessüm-perver izâle edebilir.
İnsan bu parlak parlak ecrâm-ı felekiyyeyi temâşâ ettikçe azamet-i rabbâniyyeyi tebcîle kudret-i zâhire-i sübhaniyyeyi takdîse başlayarak bî-ihtiyâr:
و اذا نظرت الى السماء بنظرة
فأرى السماء تدل انك واحد
و اذا نظرت الى الكواكب نظرة
فأرى الكواكب للمكوكب شاهد
diye vahdâniyet-i ilâhiyyeye karşı serfürû perde-i ihtirâm olmaya çalışır.
Fezâ-yı âsuman bu kadar envâr-ı tecelliyâta mazhar olduğu halde içinde yaşamakta bulunduğumuz seyyâre-i arzın, bu bedîa-ı kudretin dahi kendine has bir letâfeti, bir mehâsin-i tabîʿiyyesi yok mudur? Acaba zerrât-ı kâinat içinde bir şey varmıydı ki nezâhet-i fıtriyyeye, binlerce letâif-i lâhûtiyyeye cilvegâh olmasın?..
Bahara eşiʿa-yı nisârın feyz-i kudûmiyle küşâyiş bulan rengîn rengîn çiçeklere baktıkça, ağaçların yeşil yeşil yaprakları üzerinde zümrüdîn levhalar tersîʿ eden pırlanta elmaslar gibi parlayan şeffaf, münevver jaleleri temâşâ ettikçe bâlâ-yı cebelden dökülen şelalelerin serîü’l-cereyan ırmakların sahillere çarpınan mütemevviç denizlerin terane-i ruh-perverânesini işittikçe insan için ğışa olmamak kâbil midir?
Hassas, nezîhü’l-fikir bir şair için bu kadar elvâh-ı münevvereyi temâşâ edip de:
تأمل في نبات الأرض وانظر
إلى آثار ما صنع المليك
عيون من لجين شاخصات
و ازهار كما الذهب السبيك
على تضب الزبرجد شاهدات
بان الله ليس له شريك
beyitleriyle tezyîn-i lisân etmemek tasavvur olunamaz.
Hayfâ ki hazan-ı hazin gelir gelmez bahar-ı münevverin o mevsim-i latîfin perverde-i iltifâtı olan dil-nişîn varaklar sararıp solar. Zarif zarif şükûfeler teverrüm etmiş birer nâzenîn gibi karîn-i fena olup gider. Tulûa karşı terennümâta başlayan güzel güzel kuşcağızların zemzemeleri işitilmez olur. Kesif kesif bulutların zemine karşı yağdırdığı baran katreleri eşkâbe-i garîbân gibi fevâid-i beşerde bir hiss-i hazin uyandırır, insan bu manzara-ı fecîanın karşısında dahi:
Kimdir bu bâğî böylece pejmürde hal eden?
Evrâk-ı sebz renk ile behçet feza iken.
Solmuş niçün çimenleri, evrâkı, gülleri?
Susmuş neden ʿanâdil-i âvâze-i perveri?
Bir heykel-i kadîde müşabih bugün neden?
Her yer şecer-i cevâhir-i ezhâra gark iken.
nevhâtıyla teessürât-ı kalbiyyesini, teheyyücât-ı ruhiyyesini izhâr etmeden kendini alamaz.
İşte âfâka, kitâb-ı kâinata dikkat olundukça kutsiyet-i ilâhiyyeyi gösterir. Vahdaniyet-i samedâniyyeye delâlet eder. Daha nice bedîalara tesadüf olunur.
Bir kere de lehâza-i intibâhımızı nüfus-ı nâtıka-ı beşeriyyeye ircâʿ edelim. Beşer ne garip, ne mükemmel, ne kadar câmiʿ-i mehâsin bir mahluk-ı acîbü’l-hilkattir!..
Ruh-ı beşeriyetteki letâfet, kuvâ-yı fikriyye ve havâss-ı tabîʿiyyesindeki mükemmeliyet efkâr-ı münevverenin, dühât-ı hükemânın anlayacağı mertebeden binlerce mertebe âlîdir.
Ey beşer! Ey numûne-i ulviyet! Gözlerin önünde parlayan bu kadar elvâh-ı zarîfeyi bu kadar âsâr-ı münevvere-i ilâhiyyeyi düşün. Kudret-i fâtıranın azametini, celâl ve mehâbetini mülâhaza et. Mebde-i kâinat barigâh-ı vahdet penâhına karşı cebîn-sây ubûdiyet olmaya çalış:
جهان مرآت وجه شاهد ماست
فشاهد وجهه فى كل ذرات
Ey beşer! Ey nüsha-i kemalât! Dîde-i basîretini aç, tarih-i âlemi oku. Ümem-i maziyyenin, bu gün topraklar içinde bî-nişân olan o koca adamların sergüzeşt-i sefîlânesini mütâlaa et, âmâl-i redîeden temâyülât-ı gayr-i meşrûadan kaçın. İhtirasât-ı nefsâniyyenin, infialât-ı vicdaniyyenin mağlubu olma. Fikrini hissiyât-ı diniyye ile tenvîr, vücudunu mekârim-i ahlak ile tezyîn etmiş olduğunu:
ما صافد لا نيم بكس كينه نداريم
خلقي كه بما دشمن و ما باهمه ياريم
ما شاخ بلنديم پر از ميوهء توحيد
هر رهكزرى سنك زند عار نداريم
beyitleriyle parlak bir surette ispat et ki ebedî bir nâm-ı meâli ittisâm-ı ihrâzına muvaffak olmuş olasın.
Mekteb-i Kudât Müdavimlerinden
Erzurumlu Ömer Nasuhi
Hazırlayan: Muhammed Salih Yıldız
Editör: Ömer Faruk Güneş
Link: http://isamveri.org/pdfosm/D00524/1326_93/1326_93_NASUHIO.pdf