Yazı Başlığı: Din-i İslâm’da Hedef-i Münâkâşa Olan Mesâil’den Mâbaʿd (113.Nüshadaki Makaleden Mâbaʿd)
Müellif: Mustafa Sabri Efendi
Dergi: Beyanülhak, Cilt 6, Sayı 133
Tarih: 17 Teşrinievvel 1327
Yine ukûbât-ı şerʿiyyeden olarak mesela sirkatin hadd-i şerʿîsi bulunan katʿ-ı yed meselesini bazı ukûl pek şiddetkârâne pek ifrâtperverâne bir muamele gibi telakki ederler.
Hakikaten mesela sol eli yahut birlikte olarak sağ ayağı kesilmiş bir adamın cemiyet-i medeniyye içerisine çıkması pek feci, pek çirkin ve manâ-yı İslâmîsi itibariyle pek maʿyûb bir manzara irâe etmez mi? (Şerîatın kestiği parmak acımaz) misli pek kolay anlaşılmaz ve bu hal, medeniyet-i zaʿfiyyenin tahammül edemeyeceği derecede cângüdâz (iç burkan) bir şey olduğunda şüphe edilemez. Ancak şerîat-ı garrâmız da hemen sirkatle itham olunan şahsın elini kesivermiyor. Şerâit vardır ki hepsinin bir araya gelmesi pek nadir vakî olur, zaten müctemiʿ olan şerâit üzerine vuku bulacak icraat-ı şedîde bir kat daha vukuâtın nedretine hizmet eder. Şerâit-i mezkûreden maʿada (ادرؤا الحدود بالشبهات)(Edrîû’l-Hudûde bi’ş-Şübühâti)(Şüphe olması halinde had cezalarını düşürün!)( ادرؤا الحدود ماستطعتم)(Edrîu’l-hudûde me’s-tetaʿtüm)(Elinizden geldiği kadar had cezalarını düşürün)[1] tarzında şerefsâdır olan tebligât-ı âliye bu hususta bir fesahnigâh-ı bî-nihâyet, büyük bir berat olur. İmam-ı Ebû Yûsuf hakkında menkul olan bir hikaye bu gibi mesâilde ahkâm-ı şerʿin cihet-i meyelânını tayine medâr olabilecek güzel bir nümûnedir. İlm-i fıkıhta müşârun ileyh derecesinde tekamül edememiş bulunan bazı muasırını tarafından bir maznunun (sanıkın) kendi ikrârı üzerine katʿ-ı yed ile hükmolunduğu istihbâr eden İmâm-ı müşârun ileyh maznûnun ikrârını bir defada kendileri dinlemek arzu ederler. Maznûn ke’l-evveli dava olunan malı aldığını itiraf etmiş ve müşârun ileyh: “Lakin aldım diyor, çaldım demiyor ve bu suretle sirkati değil gasbı ikrâr etmekte olan bir adam zımândan başka bir şey lâzım gelmez” buyurmuş olduğu hâlde ikinci vuku bulan isticvâp üzerine herif “Çaldım.” tabirini kullanmaktan çekinmemiş ise de İmâm-ı müşârun ileyh buna cevaben de: “Birinci ikrarı üzerine lâzım gelen zımânı iskât eylemek gibi nefsine ait bir menfaati tazammun ettiği için ikinci ikrârı mesmûʿ olamaz… Çünkü bir ikrar, sahibinin istifâdesini mutazammın olmamak şartıyla dinlenebilir” buyurmuşlardır.
Kütüb-i Fıkhıyyenin kitâbu’l-hudûdunda bir mesele daha vardır. Maznûnun cürmü hakkında şühûdun şehadeti ve kendi ikrârı bulunsa sonradan kable’l-hükm veya baʿde’l-hükm ikrardan rücûyla sâkit olur; şehâdet-i şühûdun da hükmü kalmaz. Çünkü hükme medâr olmak hususunda ikrâr daha büyük bir esastır. Binaenaleyh onun sukûtuyla medâr diğer olan şehâdet-i şühûd da sâkıt olur. Kezâlik bâbu’l-hudûtta ikrâr üzerine şehadet de muteber değildir. Daha gerek kable’l-hükm ve gerek baʿde’l-hükm bir aydan ibâret olan tekaddum-i zaman ile hadd bertaraf olur.
Bütün bu mezkûrâttan anlaşılıyor ki hudûd-i şerʿiyye arzu edilerek icrâ olunan umûr-i maksûdeden olmayıp halka medâr ibret olmak için mevzûdur. Halk, hırsızın eli kesileceğini ve zânînin recm olunacağını bilecek, fakat ahkâm-ı şerʿ teʾvîlât-ı mümküne ile maznûnîni kurtarmaya çalışacak ve artık su götürür yeri kalmayan binde biri cezâ-dîde olmakla hudûd-i mezkûrenin kuru bir tehditten ibâret olmadığı enzârda tebeyyün edecektir.
Sonra, şerʿan kesilmesi iktizâ eden ellerin pek de acımaya liyâkat ihraz edebilecek kıymetleri olmadığını unutulmamalıdır. Şâir-i Meşhûr (Ebu’l-Alâ) el-Maʿarrî’nin:
يد بخمس مئين عسجد وديت
ما بالها قطعت في ربع دينار
(Yedun bi-khamsi mi’i min ascedin vudiyet-mâ bâlehâ kut’iat fi rub’i dinârin)
(Bir elin diyeti yetmiş dinar iken nasıl olur da 4 dinar için kesilir)[2]
Kavliyle cevaben ekâbir-i ulemadan bir zâtın (Kâdî Abdü’l-Vehhâb-ı Malikî):
لما كانت امنية كانت ثمنية فلما خانت هانت
(El, emîn ve güvenilir olduğunda pahası yüksek olur da 70 dinar olur diyeti, yoksa el hâin olduğunda piyasa değeri de düşer de 4 dinara kesilir).[3]
Dediği malumdur. Bir de işin daha mühim ve daha hakiki ciheti bu suretle itlâf edilen bir le mukâbilinde ne kadar ellerin kazanılmış, ihya edilmiş olacağı ve bu mesellû icrâat-ı şedîde, tıpkı bir operatör tarafından azâ-yı bâkiyyeyi kazanmak için bir uzvu kesmeye lüzum gösterilmek gibi olmasıdır.
Bu suretle kesilen ellerin eydiye-yi bâkiye hakkındaki nefʿi iki türlüdür. Birincisi, bu gibi teşebbüsât gayr-ı meşrûʿayı müsteid olan ellerin cesareti kesredilmiş olmak yüzünden kıymetleri, maneviyatları mahfûz kalmış, taht-ı temîne alınmış olur.
İkincisi bu sayede taarruzdan musavven kalan emvâl üzerinde ashâbının eydiye-yi temellekükü daha ziyâde müstetir olur. Nimet emniyetiyle teğaddî eden (beslenen) insanlar da ticareten ve ahlaken hasıl olacak kuvvet ve terakkî de başka işte bütün bu gibi meâniyi câmi olmak üzere kitâb-ı hikmet nisâbımız bu meselenin nezâirinden olan diğer bir hükm-i şerʿî hakkında:
(وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ)
(Sizi için kıyasta bir hayat vardır ey akıl sahipleri, ola ki takva eder, korkarsınız!)
Bahsin şuracağında bazı şayân-ı dikkat noktalar kalmıştır ki artık ikmâl etmeden geçmeyeceğiz: Malumdur ki ziyade hadd-i şerʿî, muhsan ve muhsana yani başından nikah geçmiş bulunan ihrâr-ı ricâl ve nisvân hakkında idam ve başından nikah geçmemiş olan ahrâr hakkında yüz değnek ve abîd ve civârı haklarında da elli değnektir.
Zinaya karşı şerîat-ı mutahhara tarafından vazʿ olunan cezâ-yı idamın şayân-ı istiksâr olması lâzım geldiği makalemizin aksâm-ı sâbıkasında isbât edilmiştir. Bu hükmün kemâl-i isâbet ve hakkiyeti şu suretle de îzâh edebiliriz ki terbiye-yi insâniyyesi (Nâmus ve haysiyet, hayâta muraccahtır) kaziyye-yi meşhûresini yalnız halktan işitmek veyahut lakırtı sırasında söylemek derecesinde kalmayıp o kelimelerin hakikat-i kudsiyyetini takdîr edenlerden bir zât kendisini Hüdânekerde (Mevlâ göstermesin) bir baskında alâ meleʾi’n-nâs yakalanıyor gibi farz ve tahayyül etsin birkaç kişiyi vurup yakıp ele mi vermeyecek yoksa intihar mı edecek, yahut yorguna mı inecek, hâsılı ne olursa olacak ve rezâleti dâire-yi hayâta mümkün değil kendi sığdıramayacaktır. İşte erbâb-ı nâmûs bu fezîhanın cezasını kendi kendilerine vicdanlarında tayin ediyorlar demektir, aşağı tabakada bulunanları da bi’t-tabʿ kanûn-i şerîat noksân-ı edep ve terbiyelerine bağışlayamaz. Evet, kendilerini erbâb-ı namustan zanneden bazı ricâl, nazar-ı nâstan mestur kalmak şartıyla harekât-ı sefîhâneye cesaret tasavvur edebilirler, fakat beyne’n-nisvân derece-yi namusu erkekler arasında kendilerinin hâiz olduğu rütbe-yi haysiyete muâdil olan bir kadın hakkında şu hâli tasavvur edememekte bulunmaları hatalarını kendilerine takdîm için kâfî olduğu gibi hâl-i mestûriyette kalan cerâim hakkında hudûd-i şeriʿyye dahî cârî olmaz.
Zinada hadd-ı şerʿînin ahrâr-ı ricâl ve nisvân hakkında idam ve başından nikâh geçmemiş bulunan ahrâr hakkında yüz ve abîd ve civârı hakkında elli değnek olduğunu söylediğimiz noktada nazar-ı dikkate alınacak bir cihet-i uhrâ olmak üzere diyebiliriz ki eğer şu derecât-ı cezâ Avrupa ve Amerika hissiyât-ı efkârı üzere tayîn edilseydi hiç şüphe yoktu ki mücâzâtın en ağır isrâfının hissesine düşerdi. Çünkü, mesela bir köle tarafından ale’l-husûs bir hurrenin nâmûsu katledilmesi pek büyük bir cüret addolunurdu. Halbuki tarafeynin her biri kendi hesabına düşünüp tevakki etmekle mükellef olduğu için eğer hurre tarafından münkesir olan haysiyet, büyük ise bunu, işte bu büyük kabâhati kendisi yapmıştır.
Çünkü faraziyyemizde hiçbir taraf mükreh (baskı altında) değildir. Köle ise kendine mahsus olan o küçük haysiyeti kesretmiş ve binaenaleyh nisbetle küçük cezaya müstehak olmuştur. Hem de kölenin hal ve şanı kıllet ve malûmâtı, hissiyâtının adem-i tekâmülü o kadar iyi düşünmeğe ve zinanın ehemmiyet şâʿını takdîre müsaade olmadığı gibi izdivâc-ı meşru ile defʿ-i ihtiyâc edilebilmekten az çok aczi kendisini nevʿan-mâ (bir tür) mazur gösterebilir. İşte şerîat-ı mutahharamızın erkiyeye (kölelere) karşı bezl eylediği maʿdelet ve merhamete bu nokta bir nümûnedir.
Gelelim: Mücâzâtın en ağır kısmına müstehak olan muhsîn ve muhsânâtta bi’l-fiil müteʾehhil bulunmak lâzım olmayıp tabirimiz veçhile başından nikah geçmiş olmak kâfidir. Müteʾehhilînin zaruret-i tevkîyeye maruz olmamaları ve zevç ve zevceden birinin iffetsizliği diğerine karşı bir hareket-i hıyânetkârâne olması hasebiyle hükm-i mezkûrun bi’l-fiil müteʾehhilîn hakkında cidden makuliyeti müsellem olmak lâzım gelirse de sonradan bekâr kalanlar hakkında bu gibi esbâb-ı şiddet tasavvur olunabilir mi? Evet! Çünkü evvelâ beşeriyette bir devre-yi tekâmüle idrâk etmiş olmak suretiyle teʾeehülden zevç ve zevce için hâsıl olan şeref ve vakar-ı insânî kâbil-i istirdâd olmayan bir bahşâyiş-i hilkattir.
Teʾehhülde müzdâd olan şeref-i insâniyetin sonra bilahare kendinden intizâʿ etmiş nazarıyla bakılması lâyık olamayacağı gibi nikâh-ı sâbıkın ale’l-ekser asâr-ı tenâsüliyyesi bâkî olmak suretiyle de şeref-i mezkûr teekküd ve takarrür eder.
Sâniyen zevceynden birinin nâmûs-şikeste (namusu ihlâl eden) hareketinden eski refîk-i hayâtına âr lâhık olmamak kâbil değildir. Bu nükteyi şundan anlamalıdır ki sonradan iffeti lekedâr eden bir kadının evvelce kendisinden ayrılmış olan zevce şu hâli işitmek ağır geleceği ve huzurunda bu meseleden bahsetmek nezaketsizlik addolunacağı gibi böyle bir kadının hatta vefat etmiş bulunan zevcine acımaktan kendimizi alamayız, demek ki kadının şu hareketi zevcin haline karşı bir ihânet hükmünde bulunuyor sonra bu meselede kadın yerinde erkek ve erkek yerinde kadın bulunması dahi aynı tesir ve ehemmiyeti hâiz olmak lâzım gelir.
Mâ ba’di var
Mustafa Sabri
Hazırlayan : Bayezid Mete
Editör : Muhammed Salih Yıldız
Link : https://isamveri.org/pdfosm/D00524/1327_133/1327_133_MUSTAFAS.pdf
[1] Rivâyetlerin tahrîcini sunalım: Hârîsi’nin Abdullah İbn-i Abbâs Hazretleri’nden Radıyallahu Teâlâ Anhuma naklettiği “Şüphe durumunda had cezâlarını kaldırınız” Hadîs-i Şerîfi Müsned-i Ebî Hanîfe’de zikredilmektedir. Bu lafızlarla yine Beyhâkî Âsım’dan nakletmiştir. İbnu’s-Sem’ânî Ömer İbn-i Abdü’l-Azîz Hazretleri’nden nakletmiştir. Her ne kadar bu lafızla zayıf olsa da “yeşuddu ba’zuha ba’zan” denilen ıstılahla bu manayı destekleyen pek çok sayıda rivâyet olmakla mefhum ve ma’nasında hiçbir zayıflık bulunmamaktadır.
[2] “Bir elin diyeti yetmiş dinar verdiği hâlde dört rub’u dînar için el kesilmek ne oluyor” demektir. Behrî(?) o bir dirheme muâdil olmak üzere beş yüz dînâr “nısfı diyeti’n-nefsi” (can için verilen diyetin yarısı) teşkil eder. Kat’ı îcâb eden nisâb sirkatte ise şâriin dediği gibi rub’u dînar rivâyeti dahi bulunmakla beraber mezhebimiz de (لا تقطع اليد في اقل من عشرة دراهم)(La tekta’u’l-yede fi ekalli min aşreti derâhime)(10 dirhemden azına el kesmeyiniz!) Hadîs-i Şerîfi der’ü’l-hudûd esâsına tevfikan (rub’i dînâr) ve (sülüse-yi dînâr) gibi rivâyât-ı sâireye bi’t-tercîh ma’mûlun bih tutulmuştur buna göre nisâb-ı sirkat bir dînâr olmak lâzım geldiği hâlde şâir itirazında mübalağaten rub’-i dînar rivâyetini ahzeylemiştir.
Sabri Efendi Merhûm’un dipnotta belirttği şekliyle tespit edemedik ve fakat şu şekilde meşhur bir rivâyet mevcuttur:
(لا تُقطَعُ يدُ السَّارقِ في دونِ ثَمنِ المِجنِّ) = Lâ tukta’u yedu’s-sâriki fi dûni semeni’l-mecinni: Sekiz mecinden/mecinneden aşağı (çalınması halinde) hırsızın eli kesilmez.
Râvî Amru’bni Şuâyb’ın dedesi burada sekiz mecinnenin/mecinnin 10 dirhem ettiği belirtilmiştir:
حدثنا أبو بكر قال حدثنا عبد الأعلى عن محمد بن إسحاق قال حدثني أيوب بن موسى عن عطاء عن ابن عباس :
لا يقطع السارق في دون ثمن المجن ، وثمن المجن عشرة دراهم .
“Ebû Bekir tahaddüs etti, ona da Abdu’l-A’lâ tahaddüs etti o da Muhammed bin İshâk’dan, Muhammed bin İshâk da Eyyûb bin Musâ’nın tahaddüs ettiğini söyledi, Eyyûb bin Mûsâ ise ‘Atâ’dan o da İbn-i Abbas Radıyallahu Anhuma’dan: “Hırsızın eli 8 mecinneden aşağısında kesilmez, sekiz mecinne ise 10 dirhemdir”. (Musannef-i İbn-i Ebî Şeybe, Kitabu’l-Hudûd, 3959/4/1).
Başka bir rivayette ise şöyledir:
أنَّ يَدَ السَّارِقِ لَمْ تُقْطَعْ علَى عَهْدِ النبيِّ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ إلَّا في ثَمَنِ مِجَنٍّ حَجَفَةٍ أوْ تُرْسٍ
Yine sekiz mecin/mecinne diye belirtilmiştir.
Râvî: Hazret-i Âişe-yi Sıddîka Annemiz Radıyallahu Teâlâ Anha ve An Ebîha’dır. Buhârî-yi Şerîfe’de geçmektedir, 6792 numaralı Hâdîs-i Şerîf olarak. Müslim-i Şerîf’te 1685, Ebû Davûd’da 4383, Tirmizî’de 1445, Nesâî’de 4931’de geçmektedir.
[3] “Emîn el pek kıymetdâr ve hâin el şayân-ı ihdâr ve istihkârdır” demektir. Bu ma’na ber-veçh-i âtî i’tirâzın vezin ve kâfiyesinde olarak -nazmen- dahi ifâde kılınmıştır:
عز الامانة اغلاها وارخصها
ذل الخيانة فافهم حكمة الباري
(İzzu’l-emâneti ağlâha ve-erhasuhâ-zillu’l-hiyâneti fe-efhem hikmete’l-bârî)
(Emîn olan korunan malın izzet elden daha pahalıdır, hıyanetin alçaklığı ise daha ucuz işte buradan anla Bârî olan Mevlâ’nın işlerindeki hikmeti)
Sârıkın cezâsı zânî-yi gayr-i muhsanın cezasından ağır olması da ihtiyâc-ı tabiî’ye mağlûbiyet, o hususta velev muğfel bir mazeret teşkil edebildiği hâlde fazihâ-yı sirkati irtikâb için öyle câzip bir sevk-i tabiî de yoktur. Çünkü insan mala, âmâlinin (emellerinin) vesîle-yi istihsâli olmak i’tibâriyle meyleder. Yoksa mâl, insnalar için doğrudan doğruya -bir erkek nazarında bir kadın kadar müştehât-ı ftıriyeden (doğal olarak arzu duyduğu nesnelerden) değildir-. Demek ki hakemeyn beynindeki şu tefâvüt yine Dînimizin üssü’l-istinâdı bulunan tabiat ve fazîlet kanûnlarının te’hirâtındandır. Şu ta’lîlimize karşı: Açlığı son dereceye gelen bir adam için bir dilim ekmek her şeyden ziyâde mergûb ve müştehâ olacağı makâm-ı i’tirâzda der meyân edilemez. Çünkü sözümüz hâl-i zaruret ve mahmasa (şiddetli açlık) hakkında olmamakla beraber bir dilim ekmek gibi ancak sedd-i ramak (ölmeyecek kadar yiyip içme) edebilecek şeyler zâten kat’-ı yedi mûcip olan mikdârın mâ-dûnunda kalır.
Şiirin sahibi: Kâdî Abdülvehhab (القاضي عبد الوهّاب) Hazretleri 7 Şevval 362’de (11 Temmuz 973) Bağdat’ta doğdu. Bağdat-Rakka arasındaki Rahbe (Miyâdîn) şehrini kuran Abbâsî Emîri Mâlik b. Tavk’ın (ö. 260/874) soyundan tanınmış bir aileye mensuptur. Mâlikîler’in Bağdat’taki imamlarından olan Ebû Bekir el-Ebherî, Ebû Bekir el-Bâkıllânî, İbnü’l-Cellâb, İbnü’l-Kassâr, Hüseyin b. Muhammed ed-Dekkāk el-Askerî, İbn Şâzân el-Bağdâdî ve Ebû Hafs İbn Şâhîn gibi âlimlerden ders okudu. Öğrenimini tamamladıktan sonra Irak bölgesindeki Bâderâyâ ve Bâküsâyâ ile Siirt (İs‘ird) ve Dînever şehirlerinde kadılık yaptı. Ömrünün sonuna doğru içine düştüğü ekonomik sıkıntılar yüzünden, ticaretle uğraşan bir kardeşinin bulunduğu Kahire’ye göç etti. İmam Şâfiî aleyhinde söylediği bir söz üzerine Şâfiî mezhebi mensuplarının kendisine zarar vermesinden korktuğu için Bağdat’tan ayrıldığı da söylenir. İbn Asâkir, Kādî Abdülvehhâb’ın Mısır’a giderken Şevval 419’da (Kasım 1028) Dımaşk’a uğradığını kaydeder (Târîḫu Dımaşḳ, XXXVII, 337, 338). Yine bu yolculuğu sırasında uğradığı Maarretünnu‘mân’da şair Ebü’l-Alâ el-Maarrî’ye misafir olmuş ve Maarrî onun fakihlik ve şairliğini öven beyitler söylemiştir (bazı şiirleri için bk. İbn Bessâm eş-Şenterînî, VIII, 516-529).